Merhaba! Omegafish sayfasının bu haftaki konusu “Dervişin birine sormuşlar nereye gidiyorsun”. Umarız faydalı bulursunuz!
Nereye Gidiyorsun? Bir Dervişin Sessiz Yolculuğu ve İçimde Kalan Soru
Bazen insanın içinde öyle bir boşluk oluşuyor ki, ne yaparsan yap dolmuyor. Ben bunu en çok akşamları hissediyorum. Kayseri’de, özellikle kışın erken kararan sokaklarında yürürken… Evlerin ışıkları yanarken, insanların içeri çekildiğini, kapıların kapandığını gördüğüm o anlarda içimde tuhaf bir sorgu başlıyor. Sanki herkes bir yere varmış da ben hâlâ yoldaymışım gibi.
O gün de öyleydi.
Bir banka oturmuş, defterime bir şeyler karalıyordum. Günlük tutmak benim için bir alışkanlıktan çok bir sığınak artık. Kelimeler olmadan bazı duyguların içimde taşacağını biliyorum çünkü. İçimde bir kırgınlık vardı ama adını koyamıyordum. Hayal kırıklığı gibi mi, yoksa sadece yorgunluk mu… emin değildim.
Tam o sırada bir cümle geldi aklıma, yıllar önce bir yerlerde duyduğum ama anlamını sonradan fark ettiğim o cümle:
Dervişin birine sormuşlar: “Nereye gidiyorsun?”
O an kalemim durdu. Sanki o soru bana sorulmuş gibi hissettim.
Derviş, hiçbir acele taşımayan bir insan gibi düşünürdüm hep. Sanki dünya onun için bir yarış değil de uzun bir iç yolculuktu. Ama ben? Ben hep bir yere yetişmeye çalışıyordum. Bir işe, bir insana, bir hayale… Ve çoğu zaman yetişemiyordum.
Defterime şu cümleyi yazdım:
“Nereye gidiyorum ben?”
Cevap gelmedi.
Kayseri’nin soğuğunda içime dönen yol
O gün hava keskin bir soğuktu. Rüzgâr, yüzüme çarptıkça sadece tenimi değil, içimi de üşütüyordu. Kayseri’nin kışını bilen bilir; insanı sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da içine çeker.
Yürümeye başladım. Sanki yürürsem düşüncelerim de dağılacakmış gibi.
Ama olmadı.
Her adımda içimde başka bir şey yükseldi. Biraz pişmanlık, biraz özlem, biraz da açıklayamadığım bir eksiklik hissi…
Bir ara durdum. Bir caminin önünden geçiyordum. İçeriden hafif bir ışık sızıyordu. İnsanlar çıkıyordu. Sessiz, sakin, kendi içine dönmüş gibi.
Tam o anda o cümle tekrar aklıma geldi:
“Dervişin birine sormuşlar: Nereye gidiyorsun?”
Bu kez cümlenin devamı zihnimde kendiliğinden oluştu. Sanki yıllardır biliyormuşum da unutmuşum gibi:
“Ben içime gidiyorum.”
O an nefesim kesildi.
İçine gitmek ne demekti?
Ben hep dışarıda bir şey aradım. Bir başarı, bir kabul, bir karşılık… Birinin beni anlamasını, birinin “tamam, sen varsın” demesini bekledim.
Ama içime gitmek fikri… Bu bambaşkaydı.
Sanki tüm yollar dışarı değil de içeri açılıyordu. Ve ben hep ters yöne yürümüştüm.
O akşam eve döndüğümde kendimi yorgun hissediyordum ama bu fiziksel bir yorgunluk değildi. Daha çok içimde bir şeylerin yer değiştirmesi gibiydi. Defterimi açtım, uzun uzun yazdım.
“Ben neden sürekli bir yere yetişmeye çalışıyorum?”
Cevap yine yoktu.
Ama bu kez sessizlik daha farklıydı. Boş değil, dolu bir sessizlikti.
Geçmişin kapısını aralayan küçük bir an
Ertesi gün, sabah erkenden dışarı çıktım. Kahve almak için küçük bir dükkâna girdim. İçeride yaşlı bir amca vardı. Tezgâhın arkasında yavaş hareketlerle çay dolduruyordu. Beni görünce sadece başını salladı.
O an nedense içimde bir şey kırıldı.
Basit bir sahneydi ama bana çocukluğumu hatırlattı. Babamla gittiğimiz eski kahvehaneleri, annemin sabahları sessizce mutfakta çay demlemesini…
Birden fark ettim ki, ben geçmişimi bile aceleyle yaşamışım.
O sırada yine o cümle geldi:
“Dervişin birine sormuşlar: Nereye gidiyorsun?”
Bu kez cevap daha derindi:
“Hiçbir yere gitmiyorum. Sadece olmaya gidiyorum.”
Olmak ve yetişmek arasındaki fark
Ben uzun zamandır “olmak” yerine “yetişmek” kelimesinin içinde yaşıyordum. Sürekli bir yerlere yetişmek… Bir mesajı cevaplamak, bir işi bitirmek, bir beklentiyi karşılamak…
Ama olmak… Bu başka bir şeydi.
Olmak, durmayı gerektiriyordu.
Durmak ise benim en zorlandığım şeydi.
Çünkü durduğumda içimdeki sesler daha net duyuluyordu. Kırgınlıklarım, pişmanlıklarım, söyleyemediklerim…
Hepsi sıraya giriyordu.
Bir dost sohbeti ve içimde açılan boşluk
O gün akşam bir arkadaşımla buluştum. Uzun zamandır görüşmemiştik. O konuştu, ben dinledim. İşlerinden, planlarından, yeni insanlardan bahsetti.
Ben ise sadece gülümsedim.
Ama içimde bir boşluk büyüyordu.
O an fark ettim ki, ben artık sadece dinleyen değil, hisseden tarafım. Her şey beni daha derinden etkiliyor. Belki de bu yüzden yoruluyorum.
Bir ara bana dönüp “Sen nasılsın?” dedi.
Duraksadım.
Gerçekten nasılsaydım?
Cevap veremedim.
Cevapsızlık da bir cevap mıydı?
Eve dönerken bu soruyu düşündüm. Belki de bazı soruların cevabı yoktu. Ya da cevap, kelimelerle değil, hissedilerek bulunuyordu.
Yine defterimi açtım.
Bu kez sadece şunu yazdım:
“Ben nereye gidiyorum bilmiyorum. Ama içimde bir şey beni çağırıyor.”
Ve sonra o cümle:
“Dervişin birine sormuşlar: Nereye gidiyorsun?”
Cevabı artık daha net hissediyordum ama hâlâ tam olarak söyleyemiyordum.
Gece ve içimde büyüyen sessizlik
Gece olduğunda Kayseri tamamen susar. Sokaklar boşalır, rüzgâr daha net duyulur. O sessizlikte insan kendi sesini daha iyi duyar.
Ben de o gece uzun süre uyuyamadım.
Düşüncelerim birbiriyle konuşuyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Nereye gidiyorsun?”
“Gerçekten mutlu musun?”
Cevap veremedim.
Ama ağladım.
Sessizce.
Kimse duymadı.
Ağlamak bir varış noktası mıydı?
O gece şunu fark ettim: Ağlamak bazen bir son değil, bir başlangıçtı. İçimde biriken şeyler dışarı akıyordu.
Ve belki de ilk kez “duruyordum”.
Dervişin soruya verdiği cevabı o gece daha iyi anladım:
“Nereye gidiyorsun?”
“Hiçbir yere. Kendime.”
Sabaha doğru gelen küçük bir aydınlık
Sabaha karşı pencereye gittim. Hava hâlâ soğuktu ama farklı bir his vardı. Gökyüzü yavaş yavaş açılıyordu.
İçimdeki karanlık tamamen gitmemişti ama artık onunla aynı odada oturabiliyordum.
Bu bile yeterliydi.
Defterimi son kez açtım o gece.
Şunu yazdım:
“Ben hâlâ yoldayım. Ama artık kaçmıyorum.”
Ve belki de en önemlisi şuydu:
“Nereye gittiğimi bilmiyorum ama artık kendimden uzaklaşmıyorum.”
Bu yazımızda “Dervişin birine sormuşlar nereye gidiyorsun” konusunu tüm detaylarıyla ele aldık. Omegafish sayfamızı takip etmeye devam edin!